Ben bir yazarım. İşim kitap yazmak ama tabi ki benim için meslekten de öte. Bu aynı zamanda benim ömür boyu sürecek olan bir tutkum. Ve bunun değişeceğini hiç zannetmiyorum. Ama son zamanlarda hayatımda ve kariyerimde çok tuhaf bir değişiklik oldu ki bu da bu işle olan tüm ilişkilerimi yeniden düzenlememe sebep oldu. Bu tuhaf şey son yazdığım anı kitabı olan “Ye, dua et, sev”. Daha önce yazdıklarımın hiç birine benzemeyen bu kitap bilinmeyen bir nedenle ortaya çıktı ve dünyada en çok satan, sansasyonel bir kitap haline geldi. Ve bunun sonucunda nereye gidersem gideyim herkes bana bahtsızmışım gibi davranıyor, cidden: Sanki herkes bana gelip endişeli bir şekilde “Korkmuyor musun? Bir daha bundan daha iyisini yapamamaktan. Korkmuyor musun? Bütün hayatın boyunca yazmaya devam edeceksin ama bir daha asla dünyadaki bütün insanların ilgilendiği bir kitap yaratamayacaksın, bir daha asla.”

Bunlar bana iyi geliyor. 20 yıl öncesinden hatırladığım bir olay olmasaydı, bu daha da kötü olabilirdi, gençlik yıllarımda insanlara bir yazar olmak istediğimi söylediğim zamanlarda da aynı tarzda korku dolu tepkilerle karşılaşmıştım. Ve insanlar “hiç başarılı olamayacağından korkmuyor musun? Reddedilmenin utancı seni öldürecek korkmuyor musun? Bütün hayatın boyunca bu dalda çalışacaksın ve bunun üstesinden hiçbir şey gelemeyecek ve bu kırılan hayallerin yıkıntısı içinde başarısızlığının küllerinde ölüp gideceksin” İşte böyle söylüyorlardı.

Diğer yandan biz yazarlarınsa öyle kötü bir ünü var. Sadece yazarlar değil, diğer her çeşit işlerle uğraşan yaratıcı insanların ciddi ruhsal bozukluğa sahip olduğu bir kanı var ortada. Yalnızca 20. Yüzyıl'da intihar eden çok sayıdaki gençlerin çok zeki olmalarına baksanız bile, bu kötü ünün doğruluğuna katılırsınız. Kendilerini isteyerek kendi elleriyle öldürmeyenler bile, aslında bunu kendi yetenekleri yüzünden gerçekleştirebilmişler.Norman Mailer, tam ölmeden önce yaptığındaki röportajda "Her kitabım beni birazcık daha öldürmüştür" demiştir. İşin hakkında böyle sıradışı bir ifadede bulunmak çok ilginç geliyor. Fakat bunu duyduğumuzda gözümüzü bile kırpmıyoruz, çünkü bu tür cümleleri çok uzun zaman boyunca duyduk ve bir şekilde bu olguyu tamamiyle içsellştirdik ve kabullendik, bu sayede yaratıcılığın ve acı çekmenin birbiriyle çok zamandır bağlı oldukları ve sanatsallığın en sonunda ızdıraba sebebiyet vereceğini düşündük.


By Eray Aktaş

This is the most challenging text of the class. That this is speech taken from Ted TV, it makes harder for a translator to work on this and even harder if the translator is an expert only on the written works, because it is a talk not a text. In other words, since the spoken language is harder to translate than a literary text, it is not an easy thing to do. For example, the translator needs to some particulars time fillers such as "you know, uhmmm.. uh-uh" or Turkish equivalents such as some proper words, mostly verbs, where these fillers would not fit in a Turkish structure. On the other hand, the translator should also know some background knowledge about the speaker of the talk in order to be able to fulll translate what the speaker wants to mean. Furthermore, it is benefical for the translator to know what the speaker will be talking about so that he/she can prepare for the expected vocabulary items the speaker would be using.